Sektöre Giriş

Tüketici Markasından İşveren Markasına

Marka için en basit ifadeyle, bir şirketin ürün veya hizmetlerini, diğer şirketlerin ürün veya hizmetlerinden farklılaştıran isim/işaret olarak tanımlayabiliriz.

Gelin görün ki marka, artık sadece şirketler için bir isim veya işaret olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Hatta önüne farklı isimler alarak kendi içlerinde ayrılmaya bile başladılar. Tüketici markası, işveren markası ve daha nice isimlerle şirket adına farklı fonksiyonlarda/alanlarda katkı sağlamayı sürdürüyorlar.

Peki, tüketici markası nedir? İşveren markası ne? Kafalarda her zaman soru işareti oluşturan bu iki sorunun cevabına bu yazıda cevap bulacağınızı umuyorum. O zaman başlayalım.

Tüketici markası, hepimizin aklına ilk gelen marka ifadesinin karşılığı aslında. Marketlerde gördüğümüz zaman almak için can attığımız ürünlerden tutun da, tatiller de gitmek için gün saydığımız otellere kadar logosu ve isimleriyle hepsi birer marka. Özellikle son dönemde görünen o ki sadece tüketici markası olmak için çalışıp şirket stratejilerine bu anlayışla yön vermek markaları tatmin etmeye yetmiyor. Artık dış müşterilerin yanında iç müşterilere yani şirket çalışanlarına ve potansiyel çalışanları da düşünerek onları da şirket paydasına ortak etmek gerekiyor. İşte tam da bu noktada “işveren markası” akla geliyor. İşveren markası olmak, mevcut çalışanının şirketinde mutlu ve huzurlu bir iş yaşamı sürdürmesini hedeflerken, potansiyel çalışanı içinse çalışma ortamını çekici kılmak için sürekli ve tutarlı bir aksiyon içinde olmayı gerektiriyor.

Fortune’s 100 En İyi İşverenler listesine baktığınızda ilk 10’a giren şirketlerin hepsinin sadece iyi birer tüketici markası değil aynı zamanda başarılı işveren markaları olduğunu görüyoruz. Bu liste, kurum kültürü ve işveren – çalışan ilişkisinde (Trust Index©Culture Audit©) Çalışan Güven Endeksi ve İşyeri Kültürü Analizleriyle her sene en iyi şirketleri belirleyen Great Place to Work® Enstitüsü’nün araştırmalarına dayanıyor.

Great Place to Work® CEO’su Micheal Bush, “Danışmanlık verdiğimiz şirketlerdeki on binlerce çalışanla yaptığımız anketler gösterdi ki, kalifiye çalışanlar, yalnızca ödüller ya da sosyal haklar için değil, bir amaç uğruna çalışmak istiyor. Çalışanların bu şirketlerde uzun süre kalmak istemelerinin sebebi yaptıkları işlerde bir anlam bulabilmeleri”  diye de ekliyor.

Fortune 100 listesine girmeye hak kazanan şirketlerin cirosu, listenin açıklanmaya başlandığı 1998 yılından bu yana sektördeki rakiplerinin 2 katına çıktığı bilgisi ise bir diğer çarpıcı nokta.

Görünen o ki, şirketler artık tüketici markası olmaktan, işveren markası olmaya doğru emin adımlarla ilerliyor. Çalışanlar ise artık kalıplaşmış olan ikramiye-prim ve sosyal haklar kazanmaktan çok bir misyonu olan, gurur ve güven duydukları ortamlarda çalışmayı tercih ediyorlar. Bu koşulları sağlayan şirketler ise çalışanlarından daha fazla verim alırken, hedeflerine de daha hızlı ve kolay ulaşabiliyor.

Görsel kaynak;
http://www.mcidirecthire.com/wp-content/uploads/2015/10/emplbranding.jpg

1 Comment

1 Comment

  1. Levent Suer

    Ağu 16, 2016 at 22:45

    Değerli Yazar
    Makalenizi büyük bir keyifle okudum. Sayfalarca anlatılabilecek bir konuyu çok iyi çözümlemişsiniz .
    Günümüz olgularını, anlaşılabilir sadelikte ifade etmenizden dolayı teşekkür eder,
    Başarılar dilerim.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top
X