MediaCat, Veri Enstitüsü ve BAREM iş birliğiyle hazırlanan Türkiye’nin Yaratıcılık Raporu, toplumun yaratıcılıkla kurduğu ilişkide dikkat çekici çelişkiler olduğunu ortaya koydu. Araştırmaya katılanların %99’u son bir yılda yaratıcılıkla ilişkilendirilebilecek en az bir davranış sergilediğini belirtirken kendisini yaratıcı olarak tanımlayanların oranı %41’de kaldı. Bulgular, ekonomik kaygıların, risk almaya yönelik toplumsal tutumların ve iş yerlerindeki çalışma koşullarının yaratıcı potansiyelin değerlendirilmesinde belirleyici rol oynadığını gösteriyor.
Türkiye’de yaratıcılık eksikliği mi var, yoksa yaratıcı fikirlerin ortaya çıkmasını ve gelişmesini destekleyen koşullar mı yetersiz? Brand Week Istanbul’da açıklanan Türkiye’nin Yaratıcılık Raporu, bu soruya toplumun gündelik alışkanlıkları ve iş dünyasındaki deneyimleri üzerinden yanıt arıyor.
MediaCat, Veri Enstitüsü ve BAREM iş birliğiyle hazırlanan çalışma, iki ayrı araştırmanın sonuçlarını bir araya getiriyor. Veri Enstitüsü tarafından Türkiye genelinde 1.200 kişiyle gerçekleştirilen araştırma, toplumun yaratıcılığı nasıl tanımladığını ve kendi yaratıcı becerilerine nasıl yaklaştığını inceliyor. BAREM’in 799 çalışanla yürüttüğü araştırma ise kurumların yeni fikirlere, denemelere ve yaratıcı düşünceye ne ölçüde alan açtığına odaklanıyor.
Brand Week Istanbul’da MediaCat Genel Yayın Yönetmeni Pelin Özkan tarafından paylaşılan sonuçlar, yaratıcılığın gündelik yaşamda yaygın biçimde ortaya çıkmasına rağmen bireylerin kendilerini yaratıcı olarak tanımlamakta zorlandığını gösteriyor.
Yaratıcılığı Başkalarında Görüyor, Kendimize Yakıştıramıyoruz
Araştırmaya göre Türkiye’de yaratıcılık denildiğinde katılımcıların %27’sinin aklına daha önce kimsenin yapmadığı bir şey geliyor. Yaratıcılığı sanatla ilişkilendirenlerin oranı %20, kimsenin düşünmediği bir çözüm olarak tanımlayanların oranı ise %18.
Bu algı, yaratıcılığın belirli mesleklerle özdeşleştirilmesinde de kendisini gösteriyor.
Katılımcılar sanatçıları %81, yazılımcıları %76 ve reklamcıları %75 oranında yaratıcı bulurken öğretmenlerde bu oran %53’e, küçük esnafta %34’e ve devlet memurlarında %18’e geriliyor.
Oysa günlük yaşamda ortaya çıkan davranışlar farklı bir tablo çiziyor.
Katılımcıların %88’i son bir yılda bozulan bir şeyi onardığını veya bir işi kendisine öğretilenden farklı biçimde gerçekleştirdiğini söylüyor. %85’i eksik bir malzemenin yerine başka bir şey kullanarak işini tamamladığını, %80’i ise kendi eliyle bir şey ürettiğini belirtiyor.
Bu davranışlardan en az birini sergileyenlerin toplam oranı %99’a ulaşıyor. Buna rağmen kendisini yaratıcı bulanların oranı yalnızca %41.
Her pratik çözümün aynı düzeyde yaratıcılık içerdiği söylenemese de sonuçlar, toplumun yaratıcılığı gündelik problem çözme becerisinden çok belirli kişilere özgü bir yetenek olarak değerlendirdiğine işaret ediyor.
Bu yaklaşımın arkasında yaratıcılığın doğasına ilişkin kabuller de bulunuyor. Katılımcıların %50’si yaratıcılığın doğuştan geldiğine inanırken sonradan öğrenilebileceğini düşünenlerin oranı yalnızca %10.
Merak Ediyoruz, Ancak Risk Almaktan Kaçınıyoruz
Araştırmanın ortaya koyduğu bir diğer çelişki, yeni deneyimlere duyulan ilgiyle belirsizlik karşısındaki tutum arasında yaşanıyor.
Katılımcıların %64’ü alışık olmadığı şeyleri merak ettiğini söylerken %68’i garanti olanı tercih ettiğini belirtiyor.
Risk alıp başarısız olan birinin ailesinde eleştiriyle karşılaştığını ifade edenlerin oranı %60. Güvenli bir işi bırakarak belirsiz bir yola giren kişinin destekleneceğini düşünenlerin oranı ise %28’de kalıyor.
Buna karşılık katılımcıların %56’sı sonucu belirsiz olsa bile yeni şeyler denediğini söylüyor.
Ortaya çıkan tablo, yeni fikirlere duyulan ilginin her zaman risk almayı destekleyen bir toplumsal yaklaşımla karşılık bulmadığını gösteriyor.
Benzer bir durum, insanların kendilerini ve yaratıcı kişileri tanımlama biçimlerinde de görülüyor. Yaratıcı insanı risk alan biri olarak tanımlayanların oranı %37 iken kendisine bu özelliği yakıştıranların oranı %14. Hayalperestlikte ise oranlar sırasıyla %25 ve %9.
Kişilerin kendileri için en sık tercih ettiği tanım, %43 ile “gerçekçi” oluyor.
Araştırmanın bu bölümü, yaratıcılığın yalnızca fikir geliştirme kapasitesiyle değil, yeni fikirlerin sonuçlarına ilişkin toplumsal beklentilerle de bağlantılı olduğunu gösteriyor.
Ekonomik Kaygılar Yaratıcılığın Hem Kaynağı Hem Engeli
Türkiye’nin yaratıcılıkla ilişkisinde ekonomik koşulların çift yönlü etkisi bulunuyor.
Katılımcıların %43’ü yaratıcılığın en önemli kaynağını kriz anlarında çözüm üretmek olarak tanımlıyor. Ancak yaratıcılığın önündeki en büyük engel sorulduğunda da %43 ile ekonomik kaygılar ilk sırada yer alıyor.
Başka bir ifadeyle, insanları yaratıcı çözümler geliştirmeye yönelten zorluklar, aynı zamanda uzun vadeli yaratıcı üretimin önündeki engellerden biri haline gelebiliyor.
Kısıtlı imkânlarla iş tamamlamak, mevcut kaynakları farklı biçimlerde kullanmak ve doğaçlama çözümler geliştirmek toplumun öne çıkan yaratıcı becerileri arasında bulunuyor.
Buna karşılık zanaat birikimini yaratıcılığın kaynağı olarak görenlerin oranı %20, hikâye anlatma geleneğini öne çıkaranların oranı ise yalnızca %7.
Bu ayrım, kriz anında geliştirilen pratik çözümlerle zaman, kaynak ve birikim gerektiren yaratıcı üretim arasında önemli bir fark bulunduğunu düşündürüyor.
Pelin Özkan da sunumunda Türkiye’deki bu yaklaşımı, yalnızca ihtiyaç duyulduğunda kullanılan bir yangın söndürücüye benzetti.
Krizlerin çözüm üretme becerisini harekete geçirmesi önemli bir avantaj olsa da yaratıcı düşüncenin sürdürülebilir bir kapasiteye dönüşebilmesi için yalnızca zorunluluk anlarında değil, olağan koşullarda da desteklenmesi gerekiyor.
Gençler Daha Fazla Hayal Kuruyor, Daha Fazla Risk Alıyor
Araştırma, yaratıcılığa yönelik tutumlarda kuşaklar arasında da belirgin farklılıklar bulunduğunu ortaya koyuyor.
18–29 yaş grubundaki katılımcıların %27’si kendisini hayalperest olarak tanımlarken 50 yaş üzerindeki katılımcılarda bu oran %2’ye geriliyor.
Kendisini risk alan biri olarak görenlerin oranı gençlerde %25, 50 yaş üzerinde ise %6.
Ancak gençlerin yaratıcılığı besleyen koşullara ilişkin değerlendirmeleri de dikkat çekici.
Türkiye’de yaratıcılığı en fazla geliştiren unsurun kriz anında çözüm üretmek olduğunu düşünenlerin oranı 18–29 yaş grubunda %61’e ulaşıyor. Aynı oran 30–49 yaş grubunda %35.
Gençlerin %57’si son bir yılda işini yürütebilmek için birkaç kez veya daha sık kuralları esnettiğini belirtiyor. Bu oran 50 yaş üzerinde %34.
Veriler, gençlerin kendilerini daha fazla hayal kuran ve risk alan bireyler olarak tanımladığını; buna karşılık yaratıcılığı sıklıkla zorluklarla baş etme deneyimi üzerinden değerlendirdiğini gösteriyor.
Pelin Özkan, gençlerin hayal gücünün yalnızca mevcut sorunlara çözüm bulma becerisine indirgenmesinin gelecekteki yaratıcı imkânları sınırlandırabileceğine dikkat çekiyor.
İş Dünyasında Kadınlardan Yaratıcılık Bekleniyor, Ancak Aynı Alan Sunulmuyor
Türkiye’nin Yaratıcılık Raporu’nun iş dünyasına ilişkin sonuçları, yaratıcı fikirlerin desteklenmesinde kadın ve erkek çalışanların farklı deneyimler yaşadığına işaret ediyor.
Araştırmaya göre çalışan kadınların yaklaşık yarısı işinde yaratıcı olmasının beklendiğini ifade ederken erkeklerde bu oran üçte bir düzeyinde kalıyor.
Ancak çalışma ortamında yeni fikirleri hayata geçirmeye yönelik imkânlar değerlendirildiğinde farklı bir tablo ortaya çıkıyor.
“Kimsenin daha önce denemediği yollar burada ciddiye alınır” diyen erkek çalışanların oranı %54 iken kadın çalışanlarda bu oran %37.
Planlanmamış bir fikri denemek için zaman bulabildiğini söyleyen erkeklerin oranı %71, kadınların oranı ise %57.
Buna karşılık ekibindeki çoğu kişinin işini zorunluluktan değil, içinden gelerek yaptığını belirten kadınların oranı %49, erkeklerin oranı %31.
Bu sonuçlar, kadınların iş yaşamında yaratıcı üretime yönelik motivasyonlarıyla yeni fikirleri denemelerine sunulan imkânların aynı düzeyde ilerlemediğine işaret ediyor.
Araştırmanın toplumsal algıya ilişkin bölümünde de benzer bir farklılık bulunuyor. Evi ve aile bütçesini yöneten bir kadını yaratıcı bulanların oranı %63 iken aynı rolü üstlenen erkekler için bu oran %50.
Pelin Özkan, bulguları değerlendirirken kadınlardan yaratıcılık beklendiğini ancak bunun ortaya çıkabilmesi için gerekli koşulların aynı ölçüde sağlanmadığını vurguluyor.
Özellikle reklamcılık, pazarlama ve yaratıcı endüstriler açısından bu veriler, kurumların çalışanlarından yeni fikirler beklemesinin tek başına yeterli olmadığını; deneme özgürlüğü, zaman ve yönetim desteğinin de yaratıcı çalışma ortamının temel parçaları olduğunu hatırlatıyor.
Her 10 Kişiden 6’sı Farklı Düşünenlerin Bedel Ödediğine İnanıyor
Araştırmanın en dikkat çekici sonuçlarından biri, farklı düşünmeye yönelik toplumsal algıda ortaya çıkıyor.
Katılımcıların %60’ı Türkiye’de farklı düşünen birinin bunun bedelini ödediğine inanıyor. Yaratıcılığını tam anlamıyla kullanmak isteyen birinin yurt dışına gitmesi gerektiğini düşünenlerin oranı ise %47.
Türkiye’nin yaratıcılığını dünyayla karşılaştırmaları istendiğinde katılımcıların %47’si ülkeyi küresel ortalamanın gerisinde görüyor. Türkiye’de üretilen bir işin uluslararası alanda beğenilmesine şaşıracağını belirtenlerin oranı %43.
Katılımcıların yalnızca %14’ü Türkiye’nin yaratıcılığını dünya ile yaklaşık aynı düzeyde değerlendiriyor.
Türkiye’nin yaratıcılığını tek kelimeyle tanımlama sorusunda ise ilk sırada “pratik” yer alıyor. Bu kelimeyi “zekâ”, “yok” ve “cesaret” takip ediyor.
Bu yanıtlar, toplumun bir yandan pratik çözüm üretme becerisini kabul ederken diğer yandan özgün fikirler geliştirme ve bu fikirleri hayata geçirme kapasitesine daha eleştirel yaklaştığını gösteriyor.
Yaratıcılık İçin Yeteneğin Ötesinde Bir İklim Gerekiyor
Türkiye’nin Yaratıcılık Raporu, yaratıcı potansiyelin değerlendirilmesinde bireysel yeteneklerin tek başına yeterli olmadığını ortaya koyan önemli bulgular sunuyor.
Gündelik yaşamda karşılaşılan sorunları çözebilmek, yeni yöntemler geliştirmek veya sınırlı kaynaklarla alternatifler üretebilmek, yaratıcılığın farklı biçimlerde ortaya çıkabildiğini gösteriyor.
Ancak bu becerilerin uzun vadeli değer üreten fikirlere dönüşebilmesi; ekonomik güvence, deneme özgürlüğü, başarısızlığa yönelik yaklaşım ve kurum kültürü gibi koşullarla yakından ilişkili.
Özellikle iş dünyası açısından araştırmanın ortaya koyduğu temel mesele, çalışanlardan ne kadar yaratıcı olmalarının beklendiğinden çok, yeni fikirler geliştirmeleri ve denemeleri için ne ölçüde imkân sağlandığı.
Pazarlama ve reklamcılık gibi yaratıcılığın rekabet avantajı yarattığı sektörlerde de aynı soru önem kazanıyor: Kurumlar yaratıcı düşünmeyi gerçekten destekliyor mu, yoksa yalnızca başarılı sonuçları mı ödüllendiriyor?
Araştırmanın gösterdiği temel çelişki, toplumda yaratıcı davranışların bulunmamasından ziyade bu davranışların yeterince sahiplenilememesi ve sürdürülebilir bir üretim kültürüne dönüştürülmesindeki güçlükler.
Türkiye’nin yaratıcı potansiyelini geliştirmesi, yalnızca daha fazla yeni fikir ortaya çıkmasına değil, bu fikirlerin denenebileceği ve geliştirilebileceği koşulların oluşturulmasına da bağlı.







