sosyal markada safiye ayla modeli

Sosyal Marka’da Safiye Ayla Modeli

Safiye Ayla Targan, ülkesini seven bir “Hayırsever”dir. Kurumsal Sosyal Sorumluk, kavram olarak ülkemizde henüz zikredilmediği o yıllarda, hayırseverlikle vücut bulmuştur. Bugün bu topraklarda doğup büyümüş, kurumsallaşma süreçleri, istihdamları, ciroları, markaları ve elbette toplumsal yatırımlarıyla gurur duyduğumuz pek çok şirket ve o şirketlerin kurucuları da birer hayırseverdir. Yaptırdıkları okullarla, açtıkları vakıflarla, eğitim, bilim, sanat, tarih, çevre, kültür vb. gibi alanlarda gerçekleştirdikleri toplumsal yatırımlarla ülkemizin daha iyi bir noktaya ulaşmasına destek olmuşlardır.

“Ülkemiz için bir markaya, sosyal marka değeri katabilmenin yolu hayırseverlikle açılmıştır” dememiz yanlış mı olur? İletişim profesyonelleri olarak üzerine dirsek çürüttüğümüz markalaşma / marka yönetimi süreçlerindeki değer yaratma / sahiplenme çalışmalarının geçmişi, hayırseverlik temeline dayanır. Bugün “Kişisel Marka” yönetiminde halen başarı ile işleyen bu yöntem, kurumsal düzlemde hem kurumsal hayırseverlik hem de kurumsal sosyal sorumluluk çalışmaları olarak kol kola yürütülür.

Kadife sesli, kara kız!

“Ben Safiye… Safiye Ayla. Mustafa Kemal Paşa’nın “Kadife Seslisi”… İsmet Paşa’nın “Kara Kız’ı”. Ben yapyalnız bir adem kızıydım. Benim gibilere yardım etmeye kendimi adadım…”

Evet, bu adanmışlık Safiye Ayla’nın yıllar süren başarılı sanat hayatından kazandığı tüm mal varlığını “Memleketin en büyük ihtiyacı eğitimdir” diyerek Türk Eğitim Vakfı’na (TEV) bağışlamasıyla devam eder.

Safiye Ayla ’yı benim için diğerlerinden farklı kılan şey neydi?

Gözümüzü uzaklara dikmenin hiç lüzumu yok! Geçmişini bilmeyenler, geleceğini inşa edemiyor. Bu sadece toplumlar ve bireyler için değil, herkes için ve tabii ki markalar ve şirketler için de geçerli.

Cumhuriyet tarihimiz bizlere, yeni nesillere ışık tutacak, yön verecek yaşanmış gerçek hikâyelerle dolu.

Safiye Ayla Targan, döneminde markalaşmış ve yaptıkları ile kişisel markasına katma değerler sağlamış, ardından da sosyal bir marka haline dönüşmüş ve de yeri her geldiğinde gururla anılması gereken önemli bir isimdir. Hem aramızdan ayrılışının 20. yılı olması hem de sosyal markalaşma sürecinin değer yaratımındaki bireysel başarısı ve bizlere örnek teşkil etmesiyle öne çıkar. Youtube’da, TEV tarafından onun adına hazırlatılmış mini belgeselin bir özeti bulunuyor. Zaman ayırıp izlemenizi öneririm.

Safiye Ayla Targan önemli, çünkü o öksüz olmasına, yoksulluk içinde büyümesine rağmen yılmadan başarıya ulaşmış ve bu yolda kazandıklarını yine toplumla paylaşmış, gerçek ve örnek bir yaşam öyküsüdür. Safiye Ayla;

  • Sahneye çıkan ilk Türk kadın solist,
  • Eşi Şerif Muhiddin Targan ile Türk Sanat Müziği’ne unutulmaz katkılar yapmış bir idealist,
  • Çağdaş Türk Kadını’nın vücut bulmuş hali,
  • Türk gençliğinin eğitimi için yaptığı bağış ile dokunduğu gençlerle ülkesine en büyük hizmetlerden birini yapmış bir hayırsever ve vatanseverdir.

1998 yılı başında aramızdan ayrılan Safiye Ayla Targan’ın burs fonundan 1968’den bugüne kadar yararlanan öğrenci sayısı 650’nin üzerinde… Yüzde 60’ı kız olan öğrencilerden 98 tanesi halen burs alıyor. Öğrenciler Türkiye’nin çeşitli illerindeki 52 üniversitenin güzel sanatlar, iletişim, konservatuar, eğitim, sinema & televizyon, mühendislik gibi bölümlerinde okuyorlar.

Safiye Ayla Targan’lar bitmiyor…

Sanat Güneşi’miz Zeki Müren, Sadri Alışık Onur Ödüllü, tiyatromuzun incilerinden Macide Tanır, Türk radyo reklamcılığının önderlerinden, Sedef Reklam, Miba ve Ebru Reklam Ajanslarının kurucusu Türkân Sedefoğlu, yine Türk tiyatrosunun unutulmaz isimlerinden Nir Asuman Arsan ve kardeşi Yaşar Madalet Arsa… Kendi alanlarındaki bu markalar TEV’in diğer bağışçıları arasında…

Sosyal Marka Nedir, Ne Değildir?

Son zamanlarda ülkemizde ‘Sosyal Marka’ denildiğinde, her ne hikmetse ‘sosyal medyada “Account” açan, bir ajansla çalışan, influencer etkinlikleri gerçekleştiren, haftalık çekilişler düzenleyerek takipçilerine TAG’leme karşılığı hediyeler dağıtan marka’ algısı var… Aman dikkat gençler! Sosyal marka olmak ayrı, sosyal medya markası olmak ayrı konulardır. Sosyal medya, sosyal markanın mesajlarını iletmek için kullandığı kitle iletişim kanallarından sadece biridir. Sosyal marka, içinde bulunduğu toplumun gelişimi için yatırım yapan markadır. Sosyal marka kavramının sosyal medyadan gelmediğini, sürdürülebilirlik, hayırseverlik ve kurumsal sosyal sorumluluktan köklendiği realitesini, iletişim panomuzun en üstteki yerine tekrar sabitleyelim ki, yel eserse yine düşmesin!…

Şimdi, “Sosyal Marka” konusunu açmadan, önce “Marka değeri nedir?” sorusuna fast food bir cevap vereyim. Çok özetle ve kestirme bir yoldan ‘o markanın bugünkü finansal değeri’ diyebilirim. Kimilerine göreyse şirketin ‘borsadaki değer karşılığı’ markasının değerini veriyor. Mevzu bahsimiz olan bu “Değer” afâki kriterlere göre değil, uzmanlarının bu iş için geliştirdiği formüller çalıştırılarak, hesap makinesinden arşa yükselen ‘şakır şakır’ sesleri eşliğinde belirleniyor.

Şimdilik bu değer tanımlamasını bir kenara koyalım…

Evet, bu işin bizi ilgilendiren kısmı nedir? Elbette ki marka değerinin finansal yönü veya bu hesaplamada kullanılan formülleri değil! Esas olanı, yani ‘o değer’i bize neyin / nelerin sağladığıdır.

Marka Değerleme Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Sayın Ali İhsan Özgür Çilingir diyor ki; Başarılı bir markanın karakteristik özelliği, fonksiyonel ihtiyaçları karşılayan ürüne, çeşitli psikolojik ihtiyaçları da karşılayan ilave değerler ekleyebilmesidir.”

Hah! Burada bir duralım arkadaşlar. Bu ‘ilave değerler’ nedir? Bir büyüteç tutalım…

İÇ SES: – “Yani şimdi biz binlerce çalışanımızın olduğu koskocaaa şirketimizin koskocaaa fabrikalarında, pazarlama, ar-ge ve üretim ekiplerimizin aylarca, kafa patlatarak, binbiiir zorluklarla hayata geçirdiği ürünleri üreteceğiz. Sonra ambalajlayıp bu ürünleri, yoğun rekabet ortamı içinde, tüm Türkiye’ye ve hatta taaa yurt dışı pazarlara satacağız, sonra da bu zorluklarla kalmayarak, bir de yıllarca yatırım yaptığımız markamızın değerini artırmak için başka başka yatırımlar da mı yapacağız? Değer için…

DIŞ SES: – “Evet, durum kesinlikle böyle…”

“Eskiden markadan beklenen sadece vaat ettiği işlevi yerine getirmesi iken bugün tüketiciler, markaların toplumsal duruşunu, çevre konularına nasıl yaklaştığını, hangi tarz sahibi olduğunu bilmek ve daha birçok konuda bilgi edinmek istiyorlar. Eğer marka, olmak istedikleri “kimlikle” örtüşüyorsa onu kendi repertuarlarına alıyorlar, aksi takdirde markayı reddediyorlar…”

Ayrıyeten…

“…Markaların psikolojik, sosyal ve kültürel boyutlarından ayrı bir şekilde incelenmesi mümkün değil. Markaların fiyat ve fonksiyonlarının ötesinde, sınıf ve statü gibi sosyolojik; motivasyon ve alışkanlık gibi psikolojik; zevk ve anlam gibi antropolojik değişkenlerini anlamalıyız. Anlamalıyız, çünkü  markaların kendileri kadar onların bize sunduğu anlamı tüketiyoruz.”

Değerli iletişim ve pazarlama insanı, marka danışmanı Sayın Temel Aksoy’un yalın tarzına daima hayran kalmışımdır. Yukarıdaki alıntıda Temel Bey’in ifade ettiği ve hüüüp diye içimize çektiğimiz çok faydalı bu bilgileri, ben asla aynı yalınlıkta ifade edemezdim. Bu nedenle kendisinden alıntılama yaparak sizler için konuyu desteklemeye ve özetlemeye çalıştım.

Artık üretmek ve marka olmak yetmiyor, çünkü artık bunları herkes yapabiliyor! Artık asıl mesele o marka için değerler üretip / sahiplenip, ‘marka değerini’ nasıl artırabilirim ve farklılaşabilirim? bölümünün altını doldurabilmekte. Adım adım ilerlediğimiz yeni yüzyılda makina parkuruna, binaya, betona ve demire yatırım yapmak yerine, markasının değerine yatırım yapan şirketler çoğalıyor. Çoğalmak da zorunda! Neden mi? Çünkü markalar, doğru değerlerle bezendiklerinde tesis yatırımlarının çok daha üzerinde bir rakama alıcı veya ortak bulabiliyorlar. Ve elbette daha pek çok bonus…

Yani şirketler artık fabrikaları için değil, sadece marka değeri için satın alınıyor. Tüketici olarak bizler bir markayı tercih ederken satın alma kararımızda sadece ürün kalitesine, fiyatına, satın aldığımız reel faydaya göre değil marka değerlerini de göz önünde bulundurarak hareket ediyoruz.

Şöyle düşünelim, misal; kâğıt grubu temizlik ürünleri alışverişinde ürünün doğada çözülmesi, ekonomisi, yaprak sayısı, yeniden dönüştürülmesi, üretiminde sadece ticari amaçla ekilmiş ağaçların kullanımını önemsiyoruz ama ürün üzerindeki xxx vakfına, derneğine, projesine… o markayı tercih ederek yaptığımız xx tl’lik yardımı belki daha da çok önemsiyoruz. Veya aldığımız her ürünün bir fidan olarak ekilmesini… Ödediğimiz paranın bir kısmını da toplum yararına paylaştığı için, o markayla bu noktada bütünleşiyoruz ve o markayı zihnimizde bambaşka bir yerde konumlandırıyoruz.

Yönetici Özeti der ki;

Kefenin cebi yok be kardeşim! Bir söz var, bilirsiniz belki; “Keser gibi değil, testere gibi olacaksın… Hem biraz bana, hem biraz sana.” Anlayacağınız paylaşmadıkça, yardımlaşmadıkça, gençlere, hastalara, çocuklara, eğitime, doğaya… OL – MAAZ.

Haaa! Bu bir al gülüm – ver gülüm hikâyesi de değildir, bilesiniz. Bir aşk, gönül işidir bizimkisi, yönetim anlayışı ve yaklaşımıdır…

Tersi nedir derseniz; sakil durur üzerinde be gülüm, kemer takmadan giyemezsin o pantolonu, hep düşer çekmek zorunda kalırsın… Çekmezsen de bir gün, eee kep düşer, kel görünür alimallah!

Mutlu, keyifli, sağlıklı, dengeli ve güzel işlerle dolu bereketli bir sonbahar dileklerimle…