Z Kuşağı için markaların ne anlattığı değil, insanların ne yaşadığı önemli. Bu da dijital pazarlamanın bildiğimiz tüm kalıplarını zorluyor.
Z Kuşağı, markaların yıllardır kullandığı dijital pazarlama reçetelerini sessizce geçersiz kıldı. Artık farkındalık yaratmak, kampanya kurgulamak ya da “doğru mesajı” vermek yeterli değil. Çünkü bu kuşak, pazarlamayı markaların anlattığı hikâyeler üzerinden değil, kendi deneyimleri üzerinden okuyor.
Amerikan pazarlama basınında son dönemde sıkça tekrarlanan bir tespit var: Z Kuşağı, klasik pazarlama funnel’ını fiilen işlevsiz hale getirdi. Vogue ve Forbes gibi yayınlar, bu kuşağın ürünleri keşfetme, değerlendirme ve satın alma süreçlerini tek bir sosyal akış içinde yaşadığını vurguluyor.
“ABD’de yapılan güncel araştırmalar, Z Kuşağı’nın markalara değil, insanlara güvendiğini gösteriyor. Örneğin, Z Kuşağı tüketicilerinin yaklaşık %42’si ürünleri satın almadan önce TikTok’ta araştırma yapıyor ve influencer paylaşımlarını karar sürecinde belirleyici buluyor; bu yüzden influencer pazarlaması artık bir trend değil, stratejik bir zorunluluk haline geliyor.”
Ancak burada belirleyici olan unsur takipçi sayısı değil; samimiyet, gündeliklik ve ‘reklam gibi durmama’ hali. Gerçekten de veriler, Z Kuşağı’nın yaklaşık %61’inin klasik reklam içerikleri yerine kullanıcı tarafından oluşturulan içeriklere öncelik verdiğini ve %69’unun mikro-influencer’lara makro tanınmış isimlerden daha fazla güvendiğini gösteriyor.
Ancak bu durum, her markanın influencer iş birlikleriyle başarılı olabileceği anlamına gelmiyor. Z Kuşağı, samimiyetsizliği çok hızlı fark ediyor. Amerikan markalarının da sıklıkla düştüğü hata, bu kuşağı yalnızca yeni bir mecra olarak görmek. Oysa mesele mecra değil, ilişki kurma biçimi
Görünen o ki dijital pazarlamanın geleceği daha fazla reklam üretmekte değil; daha anlamlı deneyimler tasarlamakta yatıyor. Z Kuşağı, markalara şunu açıkça söylüyor: “Beni ikna etmeye çalışma, benimle bağ kur.”
*Bu yazı hazırlanırken Vogue Business, Forbes, Deloitte Digital Media Trends ve Harvard Business Review’da yayımlanan güncel analizlerden yararlanılmıştır.


Yorum Yap