Köşe Yazıları

Sosyal Medya Pazarlaması E02 “İçerik Yönetimi”

sosyal medya pazarlaması

Yazı dizisinin ilk bölümünde sosyal medyada amacınızın ne olması gerektiğine değinmiş ve nasıl bir yol izlemeniz gerektiğinden bahsetmiştim. İkinci bölümde ise bu sürecin nasıl yönetilmesi gerektiği hakkında düşüncelerimi paylaşacağım.

Markalar için sosyal medya mecraları, hedef kitleleri ve halihazırdaki müşterileri ile iletişimi sürdürmek için çok önemli bir konumda bulunuyor. Bu iletişimi sağlıklı yönetebilmek ve müşteriler ile  bağı güçlendirmek için bu mecralara uygun olarak içerik üretimi yapılıyor. Native Advertising adı verilen ve aslında hiç de yeni bir kavram olmayan, sadece adı yeni konulan bir süreç işliyor. Sosyal medyanın yükseliş döneminde aylık 30 içerik paylaşan markaları görüyorduk. Son zamanlarda bu içerikler 10-16 bandına inmiş durumda ve bu sayıların daha da düşmesi gerekiyor. Şunu kabul etmek gerekir ki insanlar Facebook’a ya da Twitter’a markalardan gelen postları görmeye girmiyor. Amaçları farklı. Markalar paylaştığı o gönderiler ile kullanıcıların deneyim kalitesini düşürüyor. 10-16 tane içeriğin bazen hiçbiri etkileşim almıyor, bazen de birkaç tanesi kullanıcıların bir çoğunun hoşuna gidiyor ve beğeni alıyor. Bir KPI olarak beğeni bence çok önemli bir rakam değil. Yorum ve paylaşım insanların etkileşime girmesi açısından daha önemli, ama Facebook’un politikaları hangi gönderi daha çok beğeni alıyorsa onu göstermek üzere belirlenmiş. Onlar da kullanıcı deneyiminin bölünmemesinden yana tavırlarını koyuyorlar fakat para kazanacakları yeride böylece belirlemiş oluyorlar. Özellikle Facebook’ta, yoğun zaman akışı ve politikaları yüzünden kendi fanlarınız arasında bile görüntülenme sayıları fan sayısına oranla çok düşük seviyelerde kalıyor. Girdiğiniz 10-16 içeriğin sürekli farklı kişilere gösteriliyor olma ihtimali çok yüksek. Ayda girdiğiniz o 15 içeriğin yalnızca 1-2 tanesini gören fanlarınız olduğu kesin. Görseli olmayan, sadece metin içerikleride paylaşılabilir. Özellikle Twitter bu stratejiye çok uygun. Atılan bir tweetin timeline’da görünmemesi ihtimali yok. Görüntülenme sayıları sadece o an online olup olmamasına ve kullanıcının ne kadar geriye gittiğine göre değişiyor.

Üretilen içeriklerin Facebook’ta maksimum 5 olması ve en az 2’sine reklam verilmesi gerektiğini, Twitter’da ise minimum 15 tane içerik girilmesi gerektiğini düşünüyorum. Facebook’ta reklamsız bir şeyler başarmak artık çok zor. Bunu hem mecra hem de kullanıcıların “viral” reklamlara karşı gelişen farkındalığı zorlaştırdı. Artık Facebook’un bir ana akım medya kanalına dönüştüğünü düşünüyorum. Elinde tuttuğu kitleyi kullanarak markalara ve kişilere içerik ürettiren ve bu üretilen içeriği insanlara göstermek için para isteyen bir medya devi haline geldi. Ve insanların kendi mecrasında daha fazla zaman geçirmesi için elinden geleni yapıyor. Twitter’da ise reklamı sadece takipçi kazanmak için vermelisiniz. Zor durumda olan sosyal ağ Facebook’un başarısını taklit etmeye çalışıyor ama kendi yolunu çizmesi lazım, yoksa ezilip gider.

Twitter’a özel olarak, daha zekice metinlerin yer aldığı bir içerik planı oluşturulmalı ve görsel kullanmak zorundaymış gibi hissedilmemeli. Eğer mesajı sade bir metin ile verebiliyorsanız görseli işin dışında tutmanızda fayda var. Hashtag kullanımı ciddi anlamda önemli. Kendinize özel belirlediğiniz bir kaç hashtag altında içeriklerinizi toplayabilir ve herkes için bulunması kolay hale getirebilirsiniz. CHP’nin 1 Kasım seçim kampanyasında kısmen düştüğü hataya düşmemekte fayda var. “Önce Türkiye” gibi içeriklerini hashtagli olarak paylaşırken en eğlenceli paylaşımlarından olan “Türkiye Gerçekleri” içeriklerinde hashtag kullanmadı.

Sonuç olarak Facebook’ta etkileşim için reklama, Twitter’da ise zekaya ihtiyacınız var. Her içeriğe reklam verilemeyeceği için o içeriğe özel olarak çalışılması gerekiyor. Twitter’da insanlar sizden izafiyet teorisini açıklamanızı beklemiyor. Hayatlarında yer alan anlara göndermeler yaptığınız ve inceden dokundurduğunuz, hafif iğneleyici metinler Twitter metinleri olarak karşımıza çıkıyor. Markanızın buna uygun olmadığını düşünüyorsanız haklı olabilirsiniz. Her marka/ürün her mecraya uygun değildir. Ama her marka/ürün Facebook’a uygundur. Çünkü orası Facebook.

1 Comment

1 Comment

  1. Yahya Karaoğulları

    Ara 25, 2015 at 15:18

    “Kullanıcı deneyiminin bölünmemesi” ile ilgili söyledikleriniz çok önemli. Markalar araya girmemeli, sohbete dahil olmalı. Yani işletmeler bugün sosyal medyada kendi hikayelerini kullanıcılara anlatmaya çalışmak yerine, insanların hikayelerine ortak olabilmenin yollarını aramalılar. Bunu yapabilmek için de hem dikkat çekici olmak, hem kullanıcının güvenini kazanmak hem de bunu yaparken samimi olmayı başarmak zorundalar.

    Faydalı ve keyifli makaleniz için teşekkürler Alperen Bey.

    Sevgiler,
    Yahya Karaoğulları

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

To Top
X